8 Temmuz 2013 Pazartesi

MODERN HUKUK DEVLETİNDE SİVİL İTAATSİZLİK OLGUSU-1

Giriş

Demokrasinin en önemli özelliklerinden biri hukuki ve siyasi düzenlemelerin halktan gelen talepler doğrultusunda değişime açık olmasıdır. Günümüz demokrasilerinde ise bu talepler ekseriyetle siyasal partiler ve sivil toplumdan gelmekte ve çeşitli araçlar ile etki alanı oluşturulabilmektedir.

Modern devletin şiddet kullanma tekeline sahip olduğu kabulünden hareketle günümüz hukuk devletinde şiddetin kullanımını engelleyen yapı hukuktur. Şiddetin keyfi kullanımını önleyen hukuk, bunu muhtevasındaki cebir ile sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında şiddet modern devletin hukuk düzeninde içsel bir olgu halini almaktadır.

Halkın itaatten kaçındığı noktada hukuk devleti ister istemez ‘’yasal’’ şiddete başvurma yoluna gidecek; adalet yerine şiddetle yönetme yolunu seçecektir. Bu duruma bağlı olarak şiddet ve meşru iktidar arasında negatif bir denge olduğu söylenebilir. Çünkü devlet iktidarını rızaya dayandırdıkça şiddetten uzaklaşırken tam tersine meşruiyet zemininde ortaya çıkan çatlaklara şiddet sızacaktır. Bu meşruiyet dengesinde siyasal sistemin aktörleri arasındaki uyuşmazlık karşıtlık haline geldiğinde esas sorun bu karşıtlığın barışçıl yollarla çözülüp çözülemeyeceği meselesi haline gelecektir. Sivil itaatsizlik ise şiddet karşıtı bir politik ifade olarak iktidarı, şiddetsiz bir biçimde, dengede olması gerektiği yere çağırabilir.

1.Bir Hak Arama Aracı: Sivil İtaatsizlik
  
Hukuk sadece idari ve toplumsal düzenlemeler yapmaya yarayan bir araçtan çok adalet idealini ifade eden bir yapıdır. Sivil itaatsizlik ise hukukun kamu düzenini koruma ve adaleti tesis etme işlevleri arasındaki çizginin belirsizleştiği ve karşı karşıya geldiği noktada bir çözüm arayışıdır.

Adaleti hedeflemeyen hukukun silahtan farksız olduğu ve devletin bireyden mutlak itaat beklediği durumlarda; devletin meşruiyet zemini sarsılacak ve devlete karşı direnmek bir hak halini alacaktır. Anayasal bir rejimi işletebilmek için kimi davranışlarını devlete teslim eden bireyin ‘’demokratik otoriteye’’ tanıdığı yetkiler gerek şeklen gerek muhtevasıyla aşıldığında itaat etme yükü sona erecektir.

Tarihe de bakıldığında gerek kuşak haklar gerekse hukuk devleti düzenine direnilerek ulaşılmıştır. Bu yüzden hukuk devletinin düşünsel temelinde direnme hakkı yatar ve hukuk devleti ile adalet idealinin tecavüze uğradığı anda itaatsizlik bir haktan çok görev olmaya başlar.

2.Sivil İtaatsizlik Kavramı

Türkçeye Fransızcadan geçen ‘’sivil’’ kavramı günümüzde silahlı güçlere karşıt; milli bir topluluğun üyesi olarak nitelenen vatandaşı ve onun konumunda olan her şeyi ifade etmektedir. Öte yandan ‘’itaat’’ kelimesi ise emre uyma, söz dinlemenin yanında devlet otoritesine saygı anlamında da kullanılmaktadır. Anglosakson kökenli bir kavram olan sivil itaatsizlik (civil disobedience) ise genel hatlarıyla şöyle tanımlanabilir:

‘’Şu ya da bu şekilde adil ilişkilerin hüküm sürdüğü demokratik bir sistemde ortaya çıkan ciddi haksızlıklara karşı, yasal imkanların tükendiği noktada son bir çare olarak başvurulan, kendisine anayasayı ya da toplumsal sözleşmede ifadesini bulan ortak adalet anlayışını temel alan, şiddeti reddeden, yasa dışı bir politik eylemdir.’’
  
‘’Sivil itaatsizlik, hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto edimidir.''

3. Sivil İtaatsizliğin Unsurları

Yukarıda değinilen tanımlardan hareketle sivil itaatsizliğe ilişkin unsurlar şu şekilde sıralanabilir:
1.       Yasaya aykırı olma
2.       Şiddetin reddedilmesi
3.       Politik ve hukuki sorumluluğun üstlenilmesi
4.       Aleni ve hesaplanabilir olması
5.       Ortak adalet anlayışına çağrı yapılması
6.       Sistemin geneline değil daha özel nitelikteki haksızlıklara karşı ortak eylem yapılması
7.       Eylemin ciddi haksızlıklara karşı yapılması ve haksızlık ile makul bir ilişkisinin bulunması

8.       Haksızlıkla ilgili çifte standart uygulanmaması

15 Haziran 2013 Cumartesi

Empati




Selam canıms.
Sizlere bugün Yiğit Bulut eşliğinde tipik Türk yarı aydınını tanıtayım. Dediklerine de biraz kulak kabartırız.

Neredeyse her cümlesinde illaki ''reel dinamikler, pasifize, paralize, irrite'' gibi batı kaynaklı kelimeler kullanır. Bunun için tüm mevzu para, faiz, kurlar ve afili iktisadi terimlerden ibarettir. Bu adamın lügatinde insanlık, edebiyat ve maneviyat yoktur. Her insani varlık rakamlar ile ifade edilebilir. Onun gelişim dediği şey sadece borsada ona kemik atanların hisselerinin tavan yapması, yamandığı kapının çalınmasıdır.

Yukarıdaki videoda Yiğit Bulut ilk olarak başbakanın yenilemediğini bu yüzden de itibarsızlaştırmaya çalışıldığını iddia ediyor.

Şimdi kendimizi başbakanı itibarsızlaştırmaya çalışan grubun yerine koyalım. Ne kadar boş bi uğraşın içinde olduğumuzun farkına varmamız gerek ilkin. Evet bugün ''Ergenekon'' veya ''Faiz Lobisi'' olarak anılıyoruz. Sanki bir çarşamba gününde 57. hükümeti düşürüp bunları getiren biz değilmişiz gibi konuşuyorsun panpa. Ayrıca o kadar malız ki tutup yaptığın yolsuzlukları, geçirdiğin satış yasalarını ve bizimle olan kirli çıkar ilişkilerini belgeleriyle çıkarıp göstermek ve seni rezil edip milletin yüzüne bakamaz hale getirmek yerine ''Devrimci Müslümanlar'' diye bi grup oluşturup üstüne salmak daha heyecanlı olur diye düşündük. Hayal gücüne bak be.

Yiğit Bulut daha sonra ise dış mihrakların, yabancı güçlerin ve İsrail' in, başbakanı ölümü için dua ettiğini ve öldürmek için çalıştıklarını iddia ediyor.

Şimdi de kendimizi İsrail' in yerine koyalım hacı dayılar. Sanki toprağına ektiğin tohumları bile laboratuvarımda yetiştirmiyormuşuz gibi konuşuyolar dimi lan. Şimdi düşün bizim ülkeyi finanse eden adamlar dünya gıda pazarının % 60 ' a tek başına sahipler. Yediğin yemeği, tuvaletini temizlediğin deterjanı, çocuğunun bebek bezini falan hep ben üretiyorum lan. Senin başbakan olduğun ülkenin pazarında ben kıralım. Senin milletvekillerine, bürokratlarına bahşiş veren benim büyük usta. Senin ölmen için dua etmeye tenezzül mü ederim lan.

Nasıl bi benliğiniz var oğlum sizin? 19 ağustosta okyanus ötesinden gönderdiğim frekanslarla Marmara' yı salladım. Bunu bir deney kapsamında 5 günlük çalışmayla yaptım. Sonra da internet sitelerinde seninle dalga geçercesine deney verilerimi paylaştım. Al canım çok güzel çıkmışsın. Yani 5 günlük bir çalışmayla bir şehri tamamen yıkan insanlarız ve 1.85 boyunda yaşlı, yorgun ve hasta bi adamı kaç yıldır suikast ve garip telekinezi yöntemleriyle yerle bir edemiyoruz. Yazık ulan bize.

Aynı Yiğit Bulut eğer başbakan ve zihniyeti kalır ise dünya devleti olacağımızı iddia ediyor. İşte burda dur Yiğitcim sen ve senin gibilerin büyük devlet, neo Osmanlı lakırdıları yerle bir oldu çünkü. Senin ve patronlarının savunduğu o cihan devleti kendi insanının kanıyla ve bunu yaparken de kendini gizleyen bir polis teşkilatının başarılarıyla kurulacaksa hiç kurulmasın.

3 Haziran 2013 Pazartesi

31.05.2013 Ve Bugün

Dirilirler, dirilirler, gelirler.
Huzur-i mahşerde divan dururlar.
Harami var deyi korku verirler.
Benim ipek yüklü kervanım mı var?!

Karac'oğlan

Birileri kamu gücüne dayanarak kadınlarınıza silah doğrultuyorsa. 45 dereceyle atılması gereken gazı direk atıyorsa. Bu ülkenin başbakanı size çapulcu diyorsa. Yüzde elliyi zor tutuyorum diyerek mahallenin en zayıf ama en piç çocuğu gibi ''abilerimi çağırırım'' mantığıyla sizi ezmeye çalışıyorsa. Bu ülkenin polisi rastgele etrafa su sıkıyorsa. Çevik kuvvet sıradan insanlara attığı gaz bombasıyla küçük bir çocuğu ağlatıyorsa. Kadına el kalkmaz adabıyla yetiştirilen milletin kolluk kuvveti bir kadını 20 görevlisiyle ortasına alıp linç ediyorsa. Başkentin belediye başkanı halkı bir kaşık suda boğabileceği tehdidini savuruyorsa ve göstericileri galeyana getirmek için yol kenarına taş yığınağı yapıyorsa...

Önerim;

Kadınlarınızı koruyun, onurunuzu da. Mahallenin abisi olmayan tırsak çocuğu olmayın. Sizlere emir kulu diye yaptıkları meşru gösterilen polisin sizlerin kafasına gaz atarken aldığı insiyatifi siz de alın. Şiddete bulaşmayın. Çünkü siz onlar milletvekili yeğeninden dayak yerken onlara destek oldunuz. Çünkü siz yaralandıklarında onlara kan verdiniz. Çünkü siz onlara dua ettiniz. Siz onlara inat varsa kadın polise tebessüm edin. Melih Gökçek' in anasına sövmeyin o zamanlar kürtaj yoktu Melih Gökçek' e bizi boğacağı suyun arsenikli olup olmadığını sorun çünkü halkının üstüne gece kimyasallar boşaltan bir devlette, CHEMTRAİLS deneyleri yapan bir devlette portakal gazı da fosfin gazı da atılır .

Haksızlığa boyun eğmeyin. Bugün her iki kelimesi ''Muhsin Başgaaan'' olan miras yediciler gibi suyunu, gazını, panzerinin namlusunu halkına çevirmiş polise selam durmayın. ''Zalim Esed rejimi yıkılsın! Allahuekbear!'' den ötesine gidemeyen tatlı su İslamcıları gibi ''Ama içki içiyolar onlar ehemehe'' demeyin. Ak gençliği ise.. onları da bana bırakın ;)  

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Gelişim

Günümüz şartlarına göre orta zekalı, makul ve mantıklı bir kişiyim. Sadece biraz farklı düşünmeye çalışıyorum. Farklı bakmak istiyorum. Kendime bile inanmamayı, kendi düşündüklerime muhalefet etmeyi seviyorum. Annemle yaşıyorum, Müge Anlı izliyorum.

Sonra ilkokulda varlığımı Türk varlığına armağan ediyorum. Evet, bunu sırf eğlence olsun diye önündeki çocuğun kulağının dibinde bağıran p*çin yanında saf tutmuşken yapabiliyorum. Darbeler devletleri yarım asır geriye götürür-getirir ama bi çok şeyi kolaylaştırırlar. Evet, evet hemfikiriz azizim.

Yapmak istediğini söylemek ne kadar kolay değil mi?
Peki ya söylediğini yapmak?
Mesela değişmek, ilerlemek..?


Bak işte o zor. Şimdi düşün ciğerim, yaklaşık 5 dakika önce varlığını Türk varlığına armağan etmiş ve bunu ağzından çıkan iki kelimeyle başarmış bir insan olarak Atatürk'ün açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan ilerler iken sınıfa sapıyosun. Sırana oturup dersi beklemeye başlıyosun. Tarih hocası girip sana Roma' dan bahsediyo. Tarih, gladyatörler ve savaş ekseninde anlatılırken insanlığın gösterdiği ilerleme göz kamaştırıcı boyutlarda.

Mesela köle pazarları. Düşün, aklına gelen ilk sahne; hafifçe yüksek bir podyuma çıkarılmış yarı çıplak, kaslı erkekler ve önlerinde köle taciri. Tıpkı senin akıllı telefonunla çektiğin fotoğrafları sosyal ağlar aracılığıyla insanlara göstermeye çalışman gibi. Senin varlığını ispatlama çaban kölenin iyi huylu bir sahip dilemesi gibi bi şey. Tacir kölenin kaç dil bildiğini haykırırken sen de ''photographer, designer, writer'' olduğun iddiasıyla yaşıyosun. Forsıkuyer'den sıtarbaksta yer bildirimi yaptıktan 3 saat sonra babana çay demliyosun sevgili sosyete gülü.

Sonra gladyatörlerden bahsediyo sevgili hocan. Yine aklına gelen ilk sahne; binlerce insanın önünde katledilen bi dövüşçü, halk ise adamın parçalara ayrılmasını hayranlıkla izliyo. Tıpkı senin her gün evinde izlediğin yetenek yarışmalarında psikolojik sorunları ve akıl zayıflığı olan çocukların onlardan daha aptal adamlar tarafından rencide edilmesini hayranlıkla seyrettiğin gibi. O insanların manevi yıkımları senin en büyük hazzın ve emin ol bu Romalıların katliamı kutsamalarından farksız. Ancak hakkını teslim etmeliyim büyük bir ilerleme var. Artık sen colezyuma gitmiyosun colezyum evinin ortasındaki o minik kutuya sığdırılmış.

O dönemin bilginleri, bilim adamları, insanı ve doğayı anlamaya çabalarken senin bilim adamların saç dökülmesine çare arayıp, cinsel iktidara istikrar kazandırmak için ilaçlar üretiyo. Bu açıdan bakarsak bizim jenerasyonumuzun ilerlemesi ise ''ŞOK!!! V-PİLLS İLE 1 AYDA 10 SANTİM'' den öteye gidemiyo.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

T.D.F. Üzerine Düşünceler 1

Uzun yıllar üniversiteler ve kamu yönetimi alanında eğitim kaynağı olarak kullanılan kitaplar birebir Batı’ dan iktibas edilmiş ve Batı insanının yaşam ve düşünce tarzına has teorileri içermekle yetinmiştir. Bu açıdan Türk hukukçu ve idarecileri kuru bir taklitten öteye gidememiş; tarihi derinliğe sahip bir devlet düşüncesinin mirasından mahrum bırakılmıştır.


Tarihi araştırmalardan anladığımız kadarıyla Türk Devlet Felsefesi önyargı ve tabular ile değil toplumun eğilimi ve günün şartlarına göre biçimlenmiştir. Hatta o kadar ki Batı fikriyatının ulularından addedilen Eflatun ideal devlet için 5040 nüfus şartı koşarken Türk hakanlarının ‘’dünya devleti’’ kurma idealleri dikkate şayandır. Keza İslam Hukuku’ nun amme faaliyetleri hususunda birçok alan değişim ve terakkiye açık bırakılmış, kalıplaşması önlenmiştir.


Filozofların felsefi sistemleri olduğu gibi milletlerin de kendine has felsefeleri vardır. Günlük yaşam, inanç, tabu, sosyal içgüdü ve ekonomi bu milli düşünce sistematiğini şekillendiren ana unsurlardan sadece birkaçıdır.


Devlet kendini oluşturan düşünce sistematiğinin en yüksek kurumudur bu yüzden sadece yasalar ve müesseseler yığını olmaktan öte bir zihniyet tezahürüdür. Örneğin; Latince’ de ‘’durmak, yerleşmek, ikamet etmek’’ manasındaki ‘’state’’ fiilinden gelen devlet kavramı ile Batı’ nın devlete statik; Arapça’ da ise ’’hareket etmek, döndürmek’’ manasındaki ‘’ d.v.l’’ kökünden gelen ‘’devlet’’ kavramı ile Doğu’ nun devlete dinamik bir değer atfettiğini görüyoruz.


Devletin oluşumu siyasi, sosyal ve felsefi olduğu kadar hukuki bir nitelik de taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığında devletin var olması için ülke, nüfus gibi hazırlayıcı unsurların yanı sıra hakimiyet ve teşkilatlanma gibi meydana getirici unsurlar da bulunmaktadır. Buna binaen bu önemli unsurları da derinlemesine olmasa da incelemek gerekir.


Türk devletlerinde ülke (il) kavramı genel olarak kutsallık atfedilen mekandır. Keza Orhun Abideleri’ nde gördüğümüz gibi ülkenin başkenti ‘’İduk (kutsal) Ötüken’’ idi. Tarihi vesikalardan öğrendiğimiz üzre ‘’İl’’ kavramı barış anlamında da kullanılmaktaydı.


Türk devletleri, devlet yapısının sağlamlığını homojen nüfusun çokluğuna bağlamışlardır. Bu yüzden kurulan her Türk devletinin temel görevlerinden birisi de Türk boylarını tek çatı altında toplamak olmuştur. Tarihte bu amacın yerine getirilebilmesi ve milli benliğin korunması için Çin’ e yerleşen Türk boylarının iadesini isteyen hükümdarlara da rastlanmaktadır. Yine Türk tarihinin en önemli ve en eski kaynaklarından olan Orhun Abideleri’ ndeki uyarı ve öneriler belli bir zümreden ziyade doğrudan milleti kendisine muhattap almıştır.


Hakimiyetin gereği olan özgürlüğü ise Türk milleti kültür ve yaşayışında bulmuştur. Türkler hayat üslupları sebebiyle hakimiyeti ve özgürlüğünü kaybettiği anda yer değiştirme imkanına sahipti bu yüzden toprağa bağlı olan köylüden farklı olarak muhtelif coğrafyalara uzanarak kendi nüfuz alanını tesis edebiliyordu. Türklerde hakimiyetin kaynağı ise Göktanrıcılık dini etrafında şekillenen töreye bağlı olarak Yaratıcının takdirine (kut) dayanmaktaydı. Bu anlamda süregelen bir hatanın da düzeltilmesi açısından: Türklerde egemenlik doğaüstü ilahi bir nitelikten öte providansiyel ilahi bir nitelik taşımaktadır. Tabii bu egemenlik de töre adı verilen teamüllerle sınırlandırılmıştır. Töre de değişen sosyal koşullara göre değişime açıktır.


Türk milletinin teşkilatlanması ise küçük bir devlet aygıtına ve devlet bilinci olan düzenli halk kitlelerine dayanmaktadır. Bu açıdan nüfusu, kaynakları bu kadar sınırlıyken güneyde Çin tehdidine direnebilmeleri ve bu kadar büyük bir coğrafyada konargöçer bir milletin düzen içinde yaşayabilmesi teşkilatlanma anlayışından kaynaklanmaktadır.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Kısa Kısa

Bu satırlar farklı mecralarda yazdığım, dikkat çektiğim konular hakkında kısa kısa düştüğüm notlar. Bu yüzden de adını Kısa Kısa koyduk ciğerim :)
*************

A.Ü.H.F. bana tükenmez kalemlerin de bir gün tükenebileceğini öğretti. Şu ana kadar yaklaşık 20-30 civarında tükenmez kalem tükettim daha finallere bir aydan fazla var.

*************

Yavaş yavaş duyuldu elektrik faturalarımızdan her ay belli bir meblağın Trt' ye ayrıldığı. Benim asıl derdim bu değil sevgili okuyucu 92 kuruş beni ne zengin eder ne fakir . Benim asıl derdim Trt' nin yayınladığı spor programları. Trt' nin muhtelif kanallarındaki spor programları ; Süper Spor, 10' ların Kıtası, Futbol Ateşi, Bundesliga Rehberi, Futbol Gecesi(Kürtçe), Futbol Keyfi (Kürtçe), Spor Atlası, Basın Tribünü, Spor Kritik, Dünyanın Sporu, Bekle Bizi Süper Lig, Futbol Keyfi(Türkçe), İşte Goool, Üç Sayı, Futbol Avrasya, Kupa Saati, Süper Lig Özetler, Süper Futbol, Bundesliga Karşılaşmaları.

19 farklı spor programıyla zehirleniyoruz dostlarım. Benim gözümde bu 19 program evimin içinde dolaşan 19 farklı torbacıdan farksız.

*************

2012 yılı itibariyle ağlayarak ve yırtınarak Milli Marşımızı okuyan küçük kız çocukları tedavülden kaldırıldı. Özleyeniniz var mı bilmiyorum.

*************

Adı lazım olmayan bir Yeni Şafak yazarı en sonunda tuvalet kağıdı olarak kullanabileceğim bir yazı yazmayı başardı. Bu muhteşem fıkrasında yazarımız bir arkadaşından aldığı 10 markı bu arkadaşının Bosna' daki akrabalarına götürdüğünü ve arkadaşının akrabalarının duygularına hakim olamayıp ağladıklarını bu yüzden de Osmanlı tarihinin asla Türk tarihiyle bağlantılı olamayacağını kanıtladı.

*************

Üniversiteye ilk gittiğim gün '' Ama Ankara' da deniz yooğk .s .s'' diyen 300 kişiyle sınıf arkadaşı olacağımı düşünememiştim.

*************

Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın.

4 Nisan 2013 Perşembe

Modern Zamanlar Masalı

Sakin ol okuyucu her şeyi görüyorum.

Merak etme yanı başımdaki yoksulluğu da 500 metre aşağıda yaşanan sözde İslami burjuva yaşamını da. Jipten inen hacıyı da yırtık ayakkabıyla okula giden bitirimi de. Sert hasırda namaz kılan Peygamber' in Allah' ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet eder iken şimdilerde onun ipek seccadelerde namaz kılan ümmetini görüyorum.

İyi bir müslüman oğlunun, babamın yaklaşık 40 aylık maaşını bastırıp boş bir çerçeve satın aldığını duyuyorum. Ne biliyim artık gözlerimizin önünde ''Bir İstanbul Masalı'' tarzı dizilerin sözde İslami versiyonları oynuyor. Yazarlar değişse de senaryo mücahidlikten müteahhitliğe evriliyor. Tabi bu yaradılışçı bi evrim. Merak etme sakın bu evrim sürecinde neandertaller yok olmuyor yeşil sermaye yatırımı şantiyelerde altı üstü bir kaç amele ölüyor hepsi bu.

Sözde İslamcı bugünlerde kendi yazarlarını semirtiyor sevgili okuyucu. Sözde İslamcının kızı o yazara bir pop sıtar edasıyla yaklaşıyor. Sözde İslamcının semirttiği Bayhan bozması yazar evlerimizin köşesindeki kutudan olmayan beynini, entelektüel kırıntılarını ve yeni moda aşk dinlerini pazarlıyor. Bir Amerikalı gibi ağzını yayarak konuşuyor, kemik çerçeve gözlük takıyor ve mazlum edebiyatı yapıyor.

Bundan önce başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyen bir annenin kızı benim bir aylık harçlığım değerindeki pembe başörtüsüyle tesettürde devrim yaparak Nasuhi Abi' nin kızıyla birlikte Bilkent' te okuyor. Bu iffetli kızın babası da akşam sohbetten dönerken cemaatle kurduğu ilişkiden dolayı cebinden çıkan parayı cemaat evrenine pararlel olarak kurulan rant düzeneğiyle katlayarak cebine geri koyuyor.

Yiğidi öldürüp hakkını afiyetle yedikleri, elindeki kuru soğanı da aldıkları zaman dilimlerinde ise sözde İslamcılar Ramallah' ı, Gazza' yı, Batı Şeria' yı göz yaşlarıyla suluyorlar. 12 yaşında Kur' an okuduğu için şehid edilen Doğu Türkistanlı Mir Zahit' in destanı kulaklarına çalınmamış. Onlar Mıyanmar' a dua ediyorlar.


Devamı gelebilir..


Anti semitizm, siyonizm' in gayrı meşru çocuğudur.

2 Nisan 2013 Salı

Elimi Bıraktı

Elimi bıraktı.

Merak etme her ay zamanında alacaksın paranı dedi. O gün bu gündür yüzünü görmüyorum. Yatılı okulun önünde boğazında o koca yumruyla baş başa bırakılan çocuklar gibi hala yalnız başıma oturuyorum. 15 senedir her gece bu koğuştayım sanki. Koğuşun yalnızlığını paylaşmak için görevlendirilen bir memur gibi duvarları dinliyorum.

Keşke Güler' in nasihatini dinleseydim. Bu monolog beni çok yordu. Televizyonu açtım, Recep konuşuyordu.

Sakin olmamı öğütledi Recep dili döndüğünce. Galeyana gelmememi tembihledi anne şefkatiyle. Susmazsan hainsin dedi bir sıkıyönetim komutanının haki ses tonuyla. Herkes bizden susmazsan gidersin dedi. Anlatmaya başladı Recep. Biz çok çektik dedi. Çok gencimizi kaybettik.

Koğuştaki otoritem sarsılmıştı. Duvarlar bile onu dinliyordu. Aldırmadım, niye ''biz'' dediğini anlamaya çalışıyordum. Artık koğuşun ağası Recep idi. O biz deyince biz oluyorduk. Artık ben, sen yoktu biz vardık. Hem müsrif de değildi Recep zamir israfından kaçınan namazında niyazında iyi bir hatipti.

Kelimelere takılan beynim zamanı sorgulamaya başlamıştı. Sahi zaman yanlış değil miydi? diye düşünmeye başladım.

Recep o dönem top oynamıyor muydu?
Recep ve arkadaşları kurşun yerine gol yemiyor muydu?
Sahi biz barışmamış mıydık?
Ben okula hala gidemiyorum.
Okul ne zaman biter?
Ben hala koğuştayım.

31 Mart 2013 Pazar

Bir Cahilin Doğa İle Sınavı




İnsan ve toplum ilişkilerini anlamak sadece sosyal bilimlerle uğraşarak başarılacak bir şey değil kanımca. Burada bilim ve disiplinler arasında gerekli bağlantıların kurulması ilhamı arttırabilir. Doğa bilimlerine sempati duyarak ve bu konular üstüne de eğilerek farklı bakış açıları kazanılabilir. Yukarıdaki belgesel Edward Norton' un da çorbada tuzunun olduğu bir yapım. Biyolojik türlerin akıl almaz seyahatleri, biyolojik çeşitlilik ve biyokontrol gibi kavramlar benim gibi cahil ve rezil rüsva biri için ideal düzeyde işlenmiş. Dikkatli bir izlemeyle toplum ve insan gerçekliği için eşi bulunmaz paralellikler vaad ediyor. 

Selam ben Themis




Selam ben Themis. Yunan mitolojisinde adalet tanrıçasıyım. Türkiye Cumhuriyeti gibi ''laik'' bir devletin yargıtayının önünde boy boy heykelim var. Hemen ayaklarımın altına da Atatürk' ün olduğu zannedilen ancak aslında Hz. Ömer' e ait olan bir söz var. Galiba bu ülkenin yöneticilerinde imanmetre gibi sayaçlar var ki bana kimsenin inanmadığı iddiasıyla heykellerimi her yere kolayca dikiyorlar.




23 Mart 2013 Cumartesi

200 Promil Alkol İle Kapitalizmi Yıkan Adam: Nasuhi Abi

Nasuhi abi.

Kimdir bu Nasuhi abi?

Nasuhi abi eskinin ''devrimcisi'' bugünün 657' ye tabi devlet memurudur. Göbeği, gençliğinde katıldığı açlık grevlerine meydan okurcasına dışbükey bir yapıya sahiptir. Rakı sofralarına meze yaptığı eski solcu söylemleriyle koskoca bir tüketim ordusunu dünyanın en örgütlü işçi sınıfı olarak göstermeye çalışır. O, anılarını hatırladığında dünya gerçeklerine karşı öyle bir vicdani red çakar ki Berlin Duvarı yeniden yükselir Lenin' in Fatiha' ya hasret ruhu şad olur.


Nasuhi abi içine batmış olduğu sisteme karşı pasif direniştedir. Öyle ki; ''68 kuşağı böylemiydi yav?'' demesi hayatta soru amacı gütmeden sorguladığı tek noktadır. Kızı Bilkent' de okur. Ee tabii kaleyi içten fethetmek içindir her şey. Doğal olarak emperyalizme ve kapitalizme karşıdır Nasuhi abi. Tabii bu onurlu dik duruşun alametifarikası da 4 kişilik bir ailenin bir aylık mutfak masraflarına denk olan Polo marka kırmızı kazağı ve atkısıdır.


Nasuhi abi sosyal ağları etkin bir şekilde kullanır. Her 6 mayısta profil pikçırına Deniz Gezmiş' in bir fotoğrafını koyar. Her gün istisnasız bir kez Ahmet Kaya şarkısı paylaşır feysbukunda. Tabii bu arada kullandığı bilgisayar devletin onun çalışması için önüne koyduğu bilgisayardır ki bu bilgisayar aracılığıyla yaptığı paylaşımlar akranları arasında onu sivil itaatsizliğin günümüzdeki önderi konumuna çıkarır.

Nasuhi abi ile ilgili tespitlerimiz beta sürecinde. Devamı gelecek..

22 Mart 2013 Cuma

Bu Amerikalı Repır Abilere Sahip Çıkalım

En iyi kontrol şekli; kökünden kandırıldığında ve kurallar dikte edildiğinde özgür olduğunu düşünmendir. Diktatörlüğün bir şekli, bir hapishane hücresinde olmaktır. Parmaklıkları görebilir onlara dokunabilirsin. Diğer bir şekli ise yine bir hapishane köşesinde oturursun ama parmaklıkları göremezsin, böylece özgür olduğunu düşünürsün.

İnsan ırkının ızdırabı kitle hipnozundan gelir.

Bu insanlar tarafından hipnotize ediliyoruz; spikerler, politikacılar, öğretmenler ve hatipler.

İnanılmaz derecede hasta insanlar tarafından yönetilen bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz. Olduğunu söylediğimizle gerçekte olan arasındaki uçurum kesinlikle çok büyük.



Dünyadaki en etkili hipnoz aracı, odanızın köşesindeki dikdörtgen kutudur.Mütemadiyen bizi inandırdığı şeylerin gerçek olduğunu söyler. İnsanları gözleriyle gördüklerine inandırabilirsen, onlarda nelere sahip olduğunu da görebilirsin. Çünkü şu halde; bir açıklamanın maskara yüzü, onların sahip olduğu büyük portrelerdir..

21 Mart 2013 Perşembe

Hibe Denemeleri-1' in Zahirine Düzeltme

Bahsi geçen yazımda Zeki Demirkubuz adlı yönetmen bir semboldü aslında. Hayatımızda gerçekten anlayamadığımız ve anlamlandıramadığımız nice Zeki Demirkubuzlar var. Ancak şunun farkına vardım ki ben ve birkaç arkadaşım hayat şeklimizle birebir olmadan Zeki Demirkubuz' u anlayabilmişiz. Bi önceki cümlede bahsettiğim Zeki Demirkubuz sembol olmayan aslında var olan ünlü Türk yönetmen var ya o dostlar :)

20 Mart 2013 Çarşamba

Hibe Denemeleri-1

Tatilin tatil olduğu zamanlardı işte. Okula gitmeyeceğimiz için sevinir mutlu olurduk. Çocukluğun o hevesinden bugüne kuru bir kin ve okulunda verilen tatile sevinemeyen gençler kaldı. 

Hikaye bir yaz akşamı başlamıştı galiba. Paranın para kemıl' ın kemıl olduğu yıllar hani. Bazıları o zamanları ülkenin en kanlı yılları olarak da nitelendirir. Hani bugün aslında yozgatlı kırşehirli ve filhakika taşralı tivitır eşşeğinin taklit ettiği sözde ankaralı tipler var ya şu dizilerden tanıdığımız hani. İşte o tiplemelerin gerçekleri arasında büyüdü bizim hikayenin kahramanı. 

Sessiz sakin ve suskun bi tip, dikkate değmez bir çocukluk ve sivilceleriyle doğru orantılı sancılı bir ergenlik. Vurdumduymazlığa karşı mide bulantısı, baş eğmelere karşı baş ağrısı kesti yolunu hep. Hayatı zeki demirkubuz filmleri tadında yaşadı. Zeki demirkubuz diyorum lan zeki demirkubuz hani şu aslında anlamış gibi rol yaptığımız ama ortamdan dışlanmaktan korktuğumuz için eleştiremediğimiz adam var ya o.

Hah işte bizim hikayenin kahramanının hayatı zeki demirkubuzu anlamlandırmaya ve insanlara anlatmaya çalışmakla geçti ama tüm bunlara rağmen hala zeki demirkubuz' u anlamlandıramadık dostlar. Anlayamadık onu. 

Sadece onu mu lan?
Kimi anlayabildi ki şu hayatta?
Ya da kim onu anladı?  


Bu yazıyı yazarken kullandığım elektrik şu anlamsız satırlarımın yegane ilham perisi, kelebeğim murat menteş' e ve onun yazılarını okumaya tahammül edebilen getto' ya hibe edilmiştir.

6 Mart 2013 Çarşamba

Tamburlarda kemanlarda..

İsmim Cüneyd göbek adım Cimcik
Yıllarca hep böyle bildiniz siz
Cüneyd Cimcik' ten lakırdılar dinlediniz.

Saatlerce afili bir fakültenin büyük amfilerinde yalanlar dinledim.

Yıllar önce sıradan düşünme yetimi kaybettim. Aslında kimsenin mutlu olmadığını, istediğini bulamadığını o günlerde gördüm sanırım. Bu yüzden inandıklarım dışında kaybetmekten korktuğum bi şey yok. Tabi bunu duyduğu yalanları tek doğruları yapanlara anlatamadım hiç. Mülk namına hiç varlığım olmadığı için dünya malına da bağlanamadım.

İnsanlara ezberlediklerinin aslında düzenle örülmüş bir yalan zinciri olduğunu anlatmaya çalıştım. Tabii çoğu geleceklerini ezberlediklerinin üstüne kuracağından dolayı o kadar umutluydu ki hiçbiri söylediklerimi umursamadı bile. Varsın takmasınlar. Onlar kucaklarındaki kadınlar veya kucağında bulundukları erkekler ile mutluyken ben de  her gece koynuma aldığım yalan yüklü kitap ve kaidelerle huzurluyum.  

'' Yarışmacı olmayan modern rejimlerin incelenmesinde, totaliterizmin işgal ettiği önemli yer göz önünde bulundurulursa, totaliter sistemlerin hala klasikleşmiş bazı tanımlarıyla işe başlamak..''


Evet evet demincek bahsettiğim gibi azizim insanlığın tüm meselesi budur. Tabii.

26 Şubat 2013 Salı

Soysuzluğun Hasadı

''Haçaturyan ile işgal ettiğimiz evde 13 yaşlarında odanın penceresine Ermeni askerleri tarafından döret mıha çekilmiş bir Türk çocuğunu gördüm. Haçaturyan çocuğun ağlaması ve çığlıklarını önlemek için annesinin kesilmiş göğsünü zorla çocuğun ağzına soktu. Sonra ben çocuğun kafasının, göğsünün ve karnının derisini soydum. Çocuk tam yedi dakika can çekiştikten ve aşırı kan kaybından sonra öldü. Ben bu işim için çok mutlu oldum ve tüm ruhumla gurur duydum.

Haçaturyan çocuğun cesedini parçalara ayırdı ve Türklerle aynı soydan olan köpeklerin önüne attı! Aynı günün akşamı aynı işi birkaç çocuk üzerinde de tekrarladık. Böylece ben bir Ermeni olarak görevimi yerine getirmiş oldum ve inanıyorum ki, bütün Ermeniler bizle ve bizim yaptıklarımızla gurur duyacaklar.''

Zori Balayan



















25 Şubat 2013 Pazartesi

Havva'dan çıplak amma Ademden ileri

Fıtratındaki ''bilinemeyenlerle'' düşe kalka yolsuzluğun çizgisini özen ve nizamla takip eden o yegane mahluk.
Ne garip yarattık ki kediden nankör, köpekten köle, tilkiden kurnaz.
Havva'dan çıplak amma Ademden ileri.
Terazinin çekemediği yükü sırtına vuran sahte bir medeni.
Açmaz oyunu, felsefe ilminin üstünde.
Keşfe muhtaç madde beynine hükmediyor.
Öyle ki metafizik dediği ruhu gram gram biçiyor.

21 Şubat 2013 Perşembe

Şehadetinin 48. Yılında Malcolm X' den Bir Mektup





Ömrümde, her renkten,her ırktan insanın birlikte kaynaştığı, İbrahim’e, Muhammed’e ve semavi kitaplardaki bütün peygamberlere ev sahipliği yapan, şimdi bulunduğum bu mukaddes topraklardaki kadar, insanlar arasında böylesine coşkulu ve içtenlikli bir konukseverlik, böylesine yüreklerden taşan gerçek bir kardeşlik hiç görmedim.

Geçen hafta, çevremde her renkten insanın oluşturduğu asil ve anlatılamaz ihtişamdan büyülenmiş bir halde konuşmaktan aciz kaldım.

Beni yaratan Allah beni mukaddes Mekke’yi ziyaret etmekle ödüllendirdi.  Kâbe’nin çevresini yedi kere döndüm. İnsanlığın dertlerine deva, İslam’ın kutsal suyu zemzemden kana kana içtim. Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gittim geldim.

Adem’in yurdunda, tarihin en eski kenti Mina’da, Arafat’ta dua ettim.

Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halini simgeliyordu. Bu benim Amerika’da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz ve mümkün olan bir manzaraydı.

Amerika, İslam’ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din, toplumdaki ırk ve renk ayrımı ile insanlar arasındaki ayrımı kökten reddetmektedir. İslam ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar, kafalarındaki ayrımcılığın İslam ile tanıştıktan sonra yok olduğunu söylediler.

İnsanların renklerine bakılmaksızın birlikte iç içe oldukları böylesine içtenlikli ve gerçek bir kardeşlik manzarasını bundan önce hiç görmemiştim.

Bu sözcükleri benden işitmekle belki şaşıracaksınız. Bu hac sırasında gördüğüm ve yaşadığım bu gerçeklerin benim daha önceden eriştiğim düşünce biçimini yeniden temellendirmede etkili oldu ve bazı varsayımlarımı terk etmeye karar verdim.

Bu benim için hiç de zor olmayacak. Sıkı ve kesin kabul ettiğim düşüncelerime rağmen, ben her zaman gerçeğin arayışı içinde oldum ve karşılaştığım her yeni gerçeği yeni bir aşama, yeni bir açılım olarak kabul ettim.

Gerçeğin yetenekle aranmasının önemli ve belki de ilk şartı olan beynimi ve aklımı daima açık tuttum. Bu kutsal yerlerde geçirdiğim 11 gün içinde Müslüman kardeşlerimle tek ve aynı Allah’a ibadet ve dua ederken onlarla birlikte aynı tabaktan yedim, aynı bardaktan içtim, aynı kilimin üstünde uyudum. Gözleri mavilerin en mavisi, saçları sarıların en sarısı ve derileri beyazların en beyazı idi.

Ve beyaz Müslümanların sözcükleriyle ben Nijerya’dan, Sudan’dan ve Gana’dan siyah Afrikalı Müslümanlar arasında aynı ve gerçek içtenliği ve duyarlılığı yaşadım. Biz gerçekten kardeştik. Çünkü inancımız tek Allah’a idi ve aramızda renkler kalmamış ve beyaz renk,  Amerika’da var olan tutum ve davranışlarıyla düşüncelerimizden sökülüp atılmıştı.

Beyaz Amerikalılar Allah’ın tekliğini kabul ettiklerinde insanın birliği gerçeğini de kabul edecekler; insanlar arasında antropolojik üstünlük ölçülerine, farklı renklere farklı muamelede bulunmaya son vereceklerdir.

Amerika’daki ırkçılık, tedavi kabul etmez bir kanser salgınıdır. Beyaz Amerikalının Hristiyan kalbinin, böylesine yıkıcı bir hastalığın tedavisinde kanıtlanmış bir gerçeği kabul etmesi kaçınılmazdır. Irkçılık Almanya’da Almanları içeriden vurmuş ve yıkmıştır.

Bu kutsal topraklarda geçen her saat bana Amerika’daki siyah-beyaz çatışmasına yaklaşımda çok daha güçlü bir iç zenginliği kazandırıyor. Amerikan zencileri ırkçı kinleri nedeniyle asla suçlanamazlar. Onların tepkileri, Amerikan beyazlarının 400 senelik bilinçli ırkçı davranışlarına karşı oluşan bir bilinçaltının doğal sonucudur.

Irkçılık Amerika’yı sarmalayarak bir intihar yolunda götürmektedir. Gözlemlerime dayanarak çeşitli zaman ve mekanlarda kolej ve üniversitelerde birlikte olduğum yeni nesil beyaz gençlerin birçoğunun duvarlardaki yazıları görüp okuduktan sonra Amerika’yı tümden bir yıkıma götürecek ırkçılık hastalığından kurtaracak tek doğru yolu bulmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Hiç de öyle çok yüksek bir saygınlık görmedim ve bunu beklemiyordum da. Kendimi çok saygıdeğer birisi veya hepten değersiz birisi gibi de hissetmedim!.. Birkaç gece önce Amerika’da, kendisini beyaz olarak gören bir beyaz adam; Birleşmiş Milletler’de bir diplomat, bir elçi,  kralların arkadaşı, bana kendi dairesini, kendi yatağını verdi.

Amerika’da, böyle bir muamele göreceğim aklımın ucundan geçmesi bir yana, bu durum rüyalarımda bile olası değildi. Böyle saygınlık ve şerefli bir muamelenin Amerika’da, değil bir zenciye, bir krala bile yapılması şaşkınlık yaratacak bir gelişmedir.

Bütün övgüler yerin, yedi kat semanın ve evrenlerin yegane yaratıcısı ve sahibi Yüce Allah’a aittir.

El Hacı Malik el-Şahbaz

Mekke 1964

8 Şubat 2013 Cuma

Reddediyorum.

Reddediyorum dostum. Başkaldırıyorum.

Neye mi?

Sevdiklerime, çevreme, ülkeme, milletime, insanlığa giydirilen tüm deli gömleklerine. Sosyalistlerin göremediği dünyanın bir ucunda işkenceyle çalıştırılan çocukların efendisi olan tüm markalara. Boş beyinlere, dolu midelere. Statünüzü belirlediğini zannettiğiniz etiketlere. Toplumda kabul görmek için taktığınız maskelere. Samimiyetsiz insani sıfatlara. İçinde her pisliğin bulunduğu 'best sellır' kitaplara. Kendisine ayrılan koskoca köşeleri 'entır'larla ziyan eden en ''iyi'' yazara. Başbakana ''bi bira iç ve rahatla'' diyen yazara. Demokrasiye balans ayarı veren askere. Milletini tanımayan bürokrata, politikacıya. Yeni moda aşk dinlerine. Algı kontrolüne. Elindeki silahla barış sloganları atana. Batı köpeğine. İlimsiz şiire. Elitlere. Sizin sosyal medya dediğiniz modern köle pazarlarına. İnkarın saygı görmesine. İçi kan ağlarken dışarıya gülenlere. Kısacası tüm insanlığa.

Eğer hayatımızdaki bu yüklerden kurtulamazsak kendimizi tanıyamadığımız gibi kimseyi de gerçekte olduğu gibi tanıyamayacağız. Eğer aslında kendimiz gibi davranmadığımızı kendimize bile itiraf edemezsek özümüzü farkettiğimiz an kendimizden de nefret edeceğiz. Tüm insanlıktan nefret ettiğimiz gibi.

5 Şubat 2013 Salı

İki Ayet Işığında Kur'an ve Adalet

Nisa Suresi 135. ayet

 ''Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.'' 

Maide Suresi 8. ayet

 ''Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’ a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.''


 Kanımca bu ayetleri okumayan veya anlamayan insanlardan adalet dağıtmalarını beklemek insanlığa yapılan en büyük zulümdür.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Güney Azerbaycan'dan Yükselen Bir Ses: Muhammed Hüseyin ŞEHRİYAR

  Sanat, bir milletin ebedilik gayesiyle geleceğe bıraktığı tüm insani değerlerin suret kazanmış halidir. Bu suret, plastik sanatlarda cisim; dramatik sanatlarda ifade; fonetik sanatlarda özellikle de şiirde belirli bir ahenk ve nizam haline gelir. Buradaki asıl amaç ise milletlerin yaşadıklarını, hissettiklerini geleceğe taşımak için kelimeleri nizamla sıralamak, ahenkle de kalıcılığı yakalamaktır. Bu yüzdendir ki düz yazılardan ziyade ahenkli birkaç mısra içimizi ısıtır.

  Şehriyar da coğrafyalar arasında ne kadar mesafe olursa olsun Korkut Ata' dan aldığı söz mirasını üslubuyla yüreğimize işlemiş, içimizi ısıtmıştır. Yirminci yüzyıl Türk şiirinin zirvelerinden biri olmuş adeta kalemiyle Türk coğrafyasında basılmadık nokta bırakmamıştır. Fuzuli, Tebrizli ve Nesimi' den sonra ''Süleyman' dan Nuh' tan kalan dünyada'', ''döngeler, dönüm, itginlik, ayrılık ve ölüm'' olduğunu bizlere hatırlatmış: ''Birbirizden ayrılmayın amandı!'' diyerek Türk şiirinin ''Heyder Baba Dağı'' olmuştur.

  Peki nasıl bu kadar başarılı ve büyük bir şair olmuştu? sorusunun cevabını verebilmek için Şehriyar'ın hayatını, İran'ın içinde bulunduğu siyasi-sosyal koşulları iyi incelemek ve bunun için de onun şiirlerini
-haddimiz olmayarak- irdelemek gerektiği kanaatindeyim.

  Muhammed Hüseyin ŞEHRİYAR 1906 yılında İran'ın Tebriz şehrinde doğdu. Babası Mirza Ağa Hoşgenabi dava vekilliğiyle uğraşan bir kişiyidi. Şehriyar'ın çocukluğu ise ismini meşhur şiirinde de geçen Heyder Baba Dağından alan Heyder Baba Köyünde geçti. Bu yüzden şiirinde de görebileceğimiz üzere Heyder Baba Dağı onun için eşsiz bir tabiat parçasının yanı sıra geçmişe duyulan özlem ve çocukluk çağının masumiyeti anlamına geliyordu.

  İlk ve orta tahsilini Tebriz' de alan Şehriyar daha sonra Tahran' da Darü'ül-fünun lisesini bitirdi. Sonra tıp fakültesine girdi ancak fakülteyi son sınıftayken şiirlerinden anlayabildiğimiz kadarıyla karşılıksız bir gönül meselesinden ötürü terk etti. Nişabur ve Horasan' ın muhtelif yerlerinde memur olarak çalıştı. Görevli olduğu dönemlerde siyasi düzene karşı muhalefeti yüzünden birçok kez sürgün edilmişti. Şair ilk şiir kitabını da yine bu yıllarda çıkardı. 1931 yılında çıkan ilk şiir kitabında Farsça' yı kullanan şair bu sayede İran' ın seçkin şairlerinden biri haline gelmişti.

  1930' lu yılların ikinci yarısında ise Şehriyar büyük şairlerde görmeye alıştığımız ruhsal ve zihinsel buhranlara sürüklenmişti. Bu dönemi atlatmasında en önemli rolü ise yine onun şiirlerini ve sanatkar ruhunu çocukluğundan beri duymaya alıştığı mahalli türkü, masal ve ninnilerle zenginleştiren annesi oynamıştı.

  Emekli olduktan sonra sanatkar kişiliğinin içinde bulunduğu ızdıraplı ruh halinin de tesiriyle çocukluğunun geçtiği bölgeye giden Şehriyar bölgede büyük değişimler yaşandığını gördü. Bu değişimlerin tesiri ve çocukluğuna olan özlem ile ''Heyder Baba' ya Selam'' şiirini kaleme aldı. Tabi burada annesinin, onun Farsça yazdığı şiirleri anlamadığını sürekli vurgulamasının da bu şaheserin doğuşunda rol oynadığı söylenebilir.

Heyder Baba' ya Selam

  Şehriyar, Heyder Baba' ya Selam manzumesiyle coğrafya, töre ve Türklüğü Azerbaycan şivesinin Kuzey ve Güney ağızlarını birlikte kullanarak ilmek ilmek dokumuştur. Bunu yaparken de tümü milletimize has bu özelliklere kimi zaman çocukça kimi zaman filozofça yaklaşmıştır. Dönemin siyasilerinin söyleyemediklerini, Türk milletinin birleşme isteğini bir şiirinde tüm dünyaya şöyle haykırmıştır:

  '' Bed-güman değilem Allah kerimdir.
    Turan hayalimdir, etim, derimdir.
    Böyük Asya nece olsa menimdir.
    Gurt yuvalarına tilki dolar mı?
    Ayıdan, Moskoftan yoldaş olar mı?''

   Yine ölüm,ayrılık,gurbet ve hasretin şiirlerinde çok önemli bir yer tuttuğunu bildiğimiz Şehriyar parçalanan Azerbaycan yasını şiirlerinde tutmuştur. Kuzeyin,  Güney Azerbaycan' a yaktığı ''Ayrılık'' mahnısına o da Heyder Baba'ya Selam' da şöyle bir yanıt vermiştir:

  '' Bir uçaydım bu çırpınan yelinen
    Bağlaşaydım dağdan aşan yelinen
    Ağlaşaydım uzak düşen elinen
    Bir göreydim ayrılığı kim saldı?
    Ölkemizde kim kırıldı kim kaldı?''

  Şehriyar Heyder Baba' ya Selam manzumesinde sadece dönemin ağır siyasi ve sosyal şartlarını eleştirmekle kalmamıştır. O eleştirilerine kendini de katmış o meşhur şiirinde özünü de şu iki beşlikle yermiştir:

  '' Heyder Baba, yolum sennen kec oldı.
    Ömrim keçdi gelemmedim gec oldı.
    Hec bilmedim gözellerin nec' oldı.
    Bilmez idim döngeler var dönüm var.
    İtginlik var, ayrılık var, ölüm var.'' 

  '' Burda heyal meydanları genişdi.
    Dağlar, daşlar bütün menle tanışdı.
    Görcek meni Heyder Baba danıştı.
    - Bu ne sesdi, sen aleme salıbsan
    Gel bir görek özün harda kalıbsan?''

  Heyder Baba' ya Selam manzumesi bahsettiğimiz özelliklerinin yanı sıra Şehriyar' ın Türk diline karşı olan hassasiyetini de taşımaktadır. O bu hassasiyetin sadece kendinde kalmasına razı olmamış, birçok şairi de bu konuda gerekli milli tavrı almaları konusunda şöyle uyarmıştır:

  '' Heyder Baba Gare Gölün deresi
    Hoşgenab' ın yolu, bendi, beresi
    Orda düşer çil kehliğin feresi
    Orda geçer yurdumuzun özüne
    Biz de geçek yurdumuzun sözüne!''

  Farsça yerine Türkçe kullanılmasını ve Türkçe' nin güzelliğini sürekli vurgulayan Şehriyar bu düşüncelerini yine o mükemmel şiirinde deyimleri ve sözcük öbeklerini hedefe atılan birer mızrak gibi kullanarak yaymaya, insanlara ve aydınlara aşılamaya çalışmıştır. Geleneksel söz nakışlarımız olan deyimlerimize bir beşliğinde şöyle yer vermiştir:

  '' Heyder Baba, senin üzün ağ olsun. 
    Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun.
    Bizden sonra senin başın sağ olsun.
    Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi.
    Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.''

  Şehriyar sadece dilden, tarihten, ananelerden değil İslam' ın ve diğer dinlerin kıssalarından da faydalanmıştır. Heyder Baba' ya Selam şiirinin ikinci bölümünde kendini çocukluk çağında yurdundan atılan Yusuf'a, Heyder Baba' yı ise Yusuf' u kurt ağzından alan Yakup Peygamber' e şu sözleriyle benzetmiştir:

  '' Heyder Baba çekdin meni getirdin.
    Yurdumuza yuvamıza yetirdin.
    Yusufunu uşak iken itirdin.
    Koca Ya'kup, itmişsin de tapıpsan
    Kovalayıp kurd ağzından kapıpsan.''

  Şehriyar' ın şiirleri Güney Azerbaycan Türklüğünün ansiklopedisi gibidir. Çocukluk ve gençlik yıllarının bütün bayramları, törenleri ve bunların etrafında oluşan pratikler, mazide kalmış ama tadı hiç eskimeyen tazelikteki birer hatıra gibi onun şiirinde işlenmiştir. Bu açıdan Şehriyar' ın şiirleri üretim-tüketim ve toplumsal ilişkileri bakımından 1920-30' lu yılların Güney Azerbaycan' ını nostalji içinde şöyle resmetmiştir:

  '' Heyder Baba kendi toyun tutanda
    Gız gelinler hena (kına), pilte (fitil) satanda
    Bey geline damnan alma atanda
    Menim de gızlarında gözüm var.
    Aşıkların sazlarında sözüm var.''

Sonuç

  Şiirleriyle yirminci yüzyılın Korkut Ata' sı olan büyük şair ve söz üstadı Şehriyar' ı anmak ve anlayabilmek için daha nice araştırmalar yapılsa yetersiz kalacağı kanaatindeyim. Yazdıklarıyla sadece Oğuz Eli' ni değil tüm Turan coğrafyasını birleştiren büyük şairin mekanının cennet olmasını dilerken Şehriyar' ı yıllar önce yazdığı kitaplarla tanımama vesile olan Ahmet Bican Ercilasun Hoca' yı da sevgi ve saygıyla anıyorum.