11 Mayıs 2013 Cumartesi

T.D.F. Üzerine Düşünceler 1

Uzun yıllar üniversiteler ve kamu yönetimi alanında eğitim kaynağı olarak kullanılan kitaplar birebir Batı’ dan iktibas edilmiş ve Batı insanının yaşam ve düşünce tarzına has teorileri içermekle yetinmiştir. Bu açıdan Türk hukukçu ve idarecileri kuru bir taklitten öteye gidememiş; tarihi derinliğe sahip bir devlet düşüncesinin mirasından mahrum bırakılmıştır.


Tarihi araştırmalardan anladığımız kadarıyla Türk Devlet Felsefesi önyargı ve tabular ile değil toplumun eğilimi ve günün şartlarına göre biçimlenmiştir. Hatta o kadar ki Batı fikriyatının ulularından addedilen Eflatun ideal devlet için 5040 nüfus şartı koşarken Türk hakanlarının ‘’dünya devleti’’ kurma idealleri dikkate şayandır. Keza İslam Hukuku’ nun amme faaliyetleri hususunda birçok alan değişim ve terakkiye açık bırakılmış, kalıplaşması önlenmiştir.


Filozofların felsefi sistemleri olduğu gibi milletlerin de kendine has felsefeleri vardır. Günlük yaşam, inanç, tabu, sosyal içgüdü ve ekonomi bu milli düşünce sistematiğini şekillendiren ana unsurlardan sadece birkaçıdır.


Devlet kendini oluşturan düşünce sistematiğinin en yüksek kurumudur bu yüzden sadece yasalar ve müesseseler yığını olmaktan öte bir zihniyet tezahürüdür. Örneğin; Latince’ de ‘’durmak, yerleşmek, ikamet etmek’’ manasındaki ‘’state’’ fiilinden gelen devlet kavramı ile Batı’ nın devlete statik; Arapça’ da ise ’’hareket etmek, döndürmek’’ manasındaki ‘’ d.v.l’’ kökünden gelen ‘’devlet’’ kavramı ile Doğu’ nun devlete dinamik bir değer atfettiğini görüyoruz.


Devletin oluşumu siyasi, sosyal ve felsefi olduğu kadar hukuki bir nitelik de taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığında devletin var olması için ülke, nüfus gibi hazırlayıcı unsurların yanı sıra hakimiyet ve teşkilatlanma gibi meydana getirici unsurlar da bulunmaktadır. Buna binaen bu önemli unsurları da derinlemesine olmasa da incelemek gerekir.


Türk devletlerinde ülke (il) kavramı genel olarak kutsallık atfedilen mekandır. Keza Orhun Abideleri’ nde gördüğümüz gibi ülkenin başkenti ‘’İduk (kutsal) Ötüken’’ idi. Tarihi vesikalardan öğrendiğimiz üzre ‘’İl’’ kavramı barış anlamında da kullanılmaktaydı.


Türk devletleri, devlet yapısının sağlamlığını homojen nüfusun çokluğuna bağlamışlardır. Bu yüzden kurulan her Türk devletinin temel görevlerinden birisi de Türk boylarını tek çatı altında toplamak olmuştur. Tarihte bu amacın yerine getirilebilmesi ve milli benliğin korunması için Çin’ e yerleşen Türk boylarının iadesini isteyen hükümdarlara da rastlanmaktadır. Yine Türk tarihinin en önemli ve en eski kaynaklarından olan Orhun Abideleri’ ndeki uyarı ve öneriler belli bir zümreden ziyade doğrudan milleti kendisine muhattap almıştır.


Hakimiyetin gereği olan özgürlüğü ise Türk milleti kültür ve yaşayışında bulmuştur. Türkler hayat üslupları sebebiyle hakimiyeti ve özgürlüğünü kaybettiği anda yer değiştirme imkanına sahipti bu yüzden toprağa bağlı olan köylüden farklı olarak muhtelif coğrafyalara uzanarak kendi nüfuz alanını tesis edebiliyordu. Türklerde hakimiyetin kaynağı ise Göktanrıcılık dini etrafında şekillenen töreye bağlı olarak Yaratıcının takdirine (kut) dayanmaktaydı. Bu anlamda süregelen bir hatanın da düzeltilmesi açısından: Türklerde egemenlik doğaüstü ilahi bir nitelikten öte providansiyel ilahi bir nitelik taşımaktadır. Tabii bu egemenlik de töre adı verilen teamüllerle sınırlandırılmıştır. Töre de değişen sosyal koşullara göre değişime açıktır.


Türk milletinin teşkilatlanması ise küçük bir devlet aygıtına ve devlet bilinci olan düzenli halk kitlelerine dayanmaktadır. Bu açıdan nüfusu, kaynakları bu kadar sınırlıyken güneyde Çin tehdidine direnebilmeleri ve bu kadar büyük bir coğrafyada konargöçer bir milletin düzen içinde yaşayabilmesi teşkilatlanma anlayışından kaynaklanmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder