Uzun yıllar
üniversiteler ve kamu yönetimi alanında eğitim kaynağı olarak kullanılan
kitaplar birebir Batı’ dan iktibas edilmiş ve Batı insanının yaşam ve düşünce
tarzına has teorileri içermekle yetinmiştir. Bu açıdan Türk hukukçu ve idarecileri
kuru bir taklitten öteye gidememiş; tarihi derinliğe sahip bir devlet
düşüncesinin mirasından mahrum bırakılmıştır.
Tarihi
araştırmalardan anladığımız kadarıyla Türk Devlet Felsefesi önyargı ve tabular
ile değil toplumun eğilimi ve günün şartlarına göre biçimlenmiştir. Hatta o
kadar ki Batı fikriyatının ulularından addedilen Eflatun ideal devlet için 5040
nüfus şartı koşarken Türk hakanlarının ‘’dünya devleti’’ kurma idealleri
dikkate şayandır. Keza İslam Hukuku’ nun amme faaliyetleri hususunda birçok
alan değişim ve terakkiye açık bırakılmış, kalıplaşması önlenmiştir.
Filozofların
felsefi sistemleri olduğu gibi milletlerin de kendine has felsefeleri vardır.
Günlük yaşam, inanç, tabu, sosyal içgüdü ve ekonomi bu milli düşünce
sistematiğini şekillendiren ana unsurlardan sadece birkaçıdır.
Devlet
kendini oluşturan düşünce sistematiğinin en yüksek kurumudur bu yüzden sadece
yasalar ve müesseseler yığını olmaktan öte bir zihniyet tezahürüdür. Örneğin;
Latince’ de ‘’durmak, yerleşmek, ikamet etmek’’ manasındaki ‘’state’’ fiilinden
gelen devlet kavramı ile Batı’ nın devlete statik; Arapça’ da ise ’’hareket
etmek, döndürmek’’ manasındaki ‘’ d.v.l’’ kökünden gelen ‘’devlet’’ kavramı ile
Doğu’ nun devlete dinamik bir değer atfettiğini görüyoruz.
Devletin oluşumu
siyasi, sosyal ve felsefi olduğu kadar hukuki bir nitelik de taşımaktadır. Bu
açıdan bakıldığında devletin var olması için ülke, nüfus gibi hazırlayıcı
unsurların yanı sıra hakimiyet ve teşkilatlanma gibi meydana getirici unsurlar
da bulunmaktadır. Buna binaen bu önemli unsurları da derinlemesine olmasa da
incelemek gerekir.
Türk
devletlerinde ülke (il) kavramı genel olarak kutsallık atfedilen mekandır. Keza
Orhun Abideleri’ nde gördüğümüz gibi ülkenin başkenti ‘’İduk (kutsal) Ötüken’’
idi. Tarihi vesikalardan öğrendiğimiz üzre ‘’İl’’ kavramı barış anlamında da
kullanılmaktaydı.
Türk
devletleri, devlet yapısının sağlamlığını homojen nüfusun çokluğuna
bağlamışlardır. Bu yüzden kurulan her Türk devletinin temel görevlerinden
birisi de Türk boylarını tek çatı altında toplamak olmuştur. Tarihte bu amacın
yerine getirilebilmesi ve milli benliğin korunması için Çin’ e yerleşen Türk
boylarının iadesini isteyen hükümdarlara da rastlanmaktadır. Yine Türk
tarihinin en önemli ve en eski kaynaklarından olan Orhun Abideleri’ ndeki uyarı
ve öneriler belli bir zümreden ziyade doğrudan milleti kendisine muhattap
almıştır.
Hakimiyetin
gereği olan özgürlüğü ise Türk milleti kültür ve yaşayışında bulmuştur. Türkler
hayat üslupları sebebiyle hakimiyeti ve özgürlüğünü kaybettiği anda yer
değiştirme imkanına sahipti bu yüzden toprağa bağlı olan köylüden farklı olarak
muhtelif coğrafyalara uzanarak kendi nüfuz alanını tesis edebiliyordu.
Türklerde hakimiyetin kaynağı ise Göktanrıcılık dini etrafında şekillenen
töreye bağlı olarak Yaratıcının takdirine (kut) dayanmaktaydı. Bu anlamda
süregelen bir hatanın da düzeltilmesi açısından: Türklerde egemenlik doğaüstü ilahi
bir nitelikten öte providansiyel ilahi bir nitelik taşımaktadır. Tabii bu
egemenlik de töre adı verilen teamüllerle sınırlandırılmıştır. Töre de değişen
sosyal koşullara göre değişime açıktır.
Türk
milletinin teşkilatlanması ise küçük bir devlet aygıtına ve devlet bilinci olan
düzenli halk kitlelerine dayanmaktadır. Bu açıdan nüfusu, kaynakları bu kadar
sınırlıyken güneyde Çin tehdidine direnebilmeleri ve bu kadar büyük bir
coğrafyada konargöçer bir milletin düzen içinde yaşayabilmesi teşkilatlanma
anlayışından kaynaklanmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder