26 Şubat 2013 Salı

Soysuzluğun Hasadı

''Haçaturyan ile işgal ettiğimiz evde 13 yaşlarında odanın penceresine Ermeni askerleri tarafından döret mıha çekilmiş bir Türk çocuğunu gördüm. Haçaturyan çocuğun ağlaması ve çığlıklarını önlemek için annesinin kesilmiş göğsünü zorla çocuğun ağzına soktu. Sonra ben çocuğun kafasının, göğsünün ve karnının derisini soydum. Çocuk tam yedi dakika can çekiştikten ve aşırı kan kaybından sonra öldü. Ben bu işim için çok mutlu oldum ve tüm ruhumla gurur duydum.

Haçaturyan çocuğun cesedini parçalara ayırdı ve Türklerle aynı soydan olan köpeklerin önüne attı! Aynı günün akşamı aynı işi birkaç çocuk üzerinde de tekrarladık. Böylece ben bir Ermeni olarak görevimi yerine getirmiş oldum ve inanıyorum ki, bütün Ermeniler bizle ve bizim yaptıklarımızla gurur duyacaklar.''

Zori Balayan



















25 Şubat 2013 Pazartesi

Havva'dan çıplak amma Ademden ileri

Fıtratındaki ''bilinemeyenlerle'' düşe kalka yolsuzluğun çizgisini özen ve nizamla takip eden o yegane mahluk.
Ne garip yarattık ki kediden nankör, köpekten köle, tilkiden kurnaz.
Havva'dan çıplak amma Ademden ileri.
Terazinin çekemediği yükü sırtına vuran sahte bir medeni.
Açmaz oyunu, felsefe ilminin üstünde.
Keşfe muhtaç madde beynine hükmediyor.
Öyle ki metafizik dediği ruhu gram gram biçiyor.

21 Şubat 2013 Perşembe

Şehadetinin 48. Yılında Malcolm X' den Bir Mektup





Ömrümde, her renkten,her ırktan insanın birlikte kaynaştığı, İbrahim’e, Muhammed’e ve semavi kitaplardaki bütün peygamberlere ev sahipliği yapan, şimdi bulunduğum bu mukaddes topraklardaki kadar, insanlar arasında böylesine coşkulu ve içtenlikli bir konukseverlik, böylesine yüreklerden taşan gerçek bir kardeşlik hiç görmedim.

Geçen hafta, çevremde her renkten insanın oluşturduğu asil ve anlatılamaz ihtişamdan büyülenmiş bir halde konuşmaktan aciz kaldım.

Beni yaratan Allah beni mukaddes Mekke’yi ziyaret etmekle ödüllendirdi.  Kâbe’nin çevresini yedi kere döndüm. İnsanlığın dertlerine deva, İslam’ın kutsal suyu zemzemden kana kana içtim. Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gittim geldim.

Adem’in yurdunda, tarihin en eski kenti Mina’da, Arafat’ta dua ettim.

Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halini simgeliyordu. Bu benim Amerika’da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz ve mümkün olan bir manzaraydı.

Amerika, İslam’ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din, toplumdaki ırk ve renk ayrımı ile insanlar arasındaki ayrımı kökten reddetmektedir. İslam ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar, kafalarındaki ayrımcılığın İslam ile tanıştıktan sonra yok olduğunu söylediler.

İnsanların renklerine bakılmaksızın birlikte iç içe oldukları böylesine içtenlikli ve gerçek bir kardeşlik manzarasını bundan önce hiç görmemiştim.

Bu sözcükleri benden işitmekle belki şaşıracaksınız. Bu hac sırasında gördüğüm ve yaşadığım bu gerçeklerin benim daha önceden eriştiğim düşünce biçimini yeniden temellendirmede etkili oldu ve bazı varsayımlarımı terk etmeye karar verdim.

Bu benim için hiç de zor olmayacak. Sıkı ve kesin kabul ettiğim düşüncelerime rağmen, ben her zaman gerçeğin arayışı içinde oldum ve karşılaştığım her yeni gerçeği yeni bir aşama, yeni bir açılım olarak kabul ettim.

Gerçeğin yetenekle aranmasının önemli ve belki de ilk şartı olan beynimi ve aklımı daima açık tuttum. Bu kutsal yerlerde geçirdiğim 11 gün içinde Müslüman kardeşlerimle tek ve aynı Allah’a ibadet ve dua ederken onlarla birlikte aynı tabaktan yedim, aynı bardaktan içtim, aynı kilimin üstünde uyudum. Gözleri mavilerin en mavisi, saçları sarıların en sarısı ve derileri beyazların en beyazı idi.

Ve beyaz Müslümanların sözcükleriyle ben Nijerya’dan, Sudan’dan ve Gana’dan siyah Afrikalı Müslümanlar arasında aynı ve gerçek içtenliği ve duyarlılığı yaşadım. Biz gerçekten kardeştik. Çünkü inancımız tek Allah’a idi ve aramızda renkler kalmamış ve beyaz renk,  Amerika’da var olan tutum ve davranışlarıyla düşüncelerimizden sökülüp atılmıştı.

Beyaz Amerikalılar Allah’ın tekliğini kabul ettiklerinde insanın birliği gerçeğini de kabul edecekler; insanlar arasında antropolojik üstünlük ölçülerine, farklı renklere farklı muamelede bulunmaya son vereceklerdir.

Amerika’daki ırkçılık, tedavi kabul etmez bir kanser salgınıdır. Beyaz Amerikalının Hristiyan kalbinin, böylesine yıkıcı bir hastalığın tedavisinde kanıtlanmış bir gerçeği kabul etmesi kaçınılmazdır. Irkçılık Almanya’da Almanları içeriden vurmuş ve yıkmıştır.

Bu kutsal topraklarda geçen her saat bana Amerika’daki siyah-beyaz çatışmasına yaklaşımda çok daha güçlü bir iç zenginliği kazandırıyor. Amerikan zencileri ırkçı kinleri nedeniyle asla suçlanamazlar. Onların tepkileri, Amerikan beyazlarının 400 senelik bilinçli ırkçı davranışlarına karşı oluşan bir bilinçaltının doğal sonucudur.

Irkçılık Amerika’yı sarmalayarak bir intihar yolunda götürmektedir. Gözlemlerime dayanarak çeşitli zaman ve mekanlarda kolej ve üniversitelerde birlikte olduğum yeni nesil beyaz gençlerin birçoğunun duvarlardaki yazıları görüp okuduktan sonra Amerika’yı tümden bir yıkıma götürecek ırkçılık hastalığından kurtaracak tek doğru yolu bulmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Hiç de öyle çok yüksek bir saygınlık görmedim ve bunu beklemiyordum da. Kendimi çok saygıdeğer birisi veya hepten değersiz birisi gibi de hissetmedim!.. Birkaç gece önce Amerika’da, kendisini beyaz olarak gören bir beyaz adam; Birleşmiş Milletler’de bir diplomat, bir elçi,  kralların arkadaşı, bana kendi dairesini, kendi yatağını verdi.

Amerika’da, böyle bir muamele göreceğim aklımın ucundan geçmesi bir yana, bu durum rüyalarımda bile olası değildi. Böyle saygınlık ve şerefli bir muamelenin Amerika’da, değil bir zenciye, bir krala bile yapılması şaşkınlık yaratacak bir gelişmedir.

Bütün övgüler yerin, yedi kat semanın ve evrenlerin yegane yaratıcısı ve sahibi Yüce Allah’a aittir.

El Hacı Malik el-Şahbaz

Mekke 1964

8 Şubat 2013 Cuma

Reddediyorum.

Reddediyorum dostum. Başkaldırıyorum.

Neye mi?

Sevdiklerime, çevreme, ülkeme, milletime, insanlığa giydirilen tüm deli gömleklerine. Sosyalistlerin göremediği dünyanın bir ucunda işkenceyle çalıştırılan çocukların efendisi olan tüm markalara. Boş beyinlere, dolu midelere. Statünüzü belirlediğini zannettiğiniz etiketlere. Toplumda kabul görmek için taktığınız maskelere. Samimiyetsiz insani sıfatlara. İçinde her pisliğin bulunduğu 'best sellır' kitaplara. Kendisine ayrılan koskoca köşeleri 'entır'larla ziyan eden en ''iyi'' yazara. Başbakana ''bi bira iç ve rahatla'' diyen yazara. Demokrasiye balans ayarı veren askere. Milletini tanımayan bürokrata, politikacıya. Yeni moda aşk dinlerine. Algı kontrolüne. Elindeki silahla barış sloganları atana. Batı köpeğine. İlimsiz şiire. Elitlere. Sizin sosyal medya dediğiniz modern köle pazarlarına. İnkarın saygı görmesine. İçi kan ağlarken dışarıya gülenlere. Kısacası tüm insanlığa.

Eğer hayatımızdaki bu yüklerden kurtulamazsak kendimizi tanıyamadığımız gibi kimseyi de gerçekte olduğu gibi tanıyamayacağız. Eğer aslında kendimiz gibi davranmadığımızı kendimize bile itiraf edemezsek özümüzü farkettiğimiz an kendimizden de nefret edeceğiz. Tüm insanlıktan nefret ettiğimiz gibi.

5 Şubat 2013 Salı

İki Ayet Işığında Kur'an ve Adalet

Nisa Suresi 135. ayet

 ''Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.'' 

Maide Suresi 8. ayet

 ''Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’ a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.''


 Kanımca bu ayetleri okumayan veya anlamayan insanlardan adalet dağıtmalarını beklemek insanlığa yapılan en büyük zulümdür.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Güney Azerbaycan'dan Yükselen Bir Ses: Muhammed Hüseyin ŞEHRİYAR

  Sanat, bir milletin ebedilik gayesiyle geleceğe bıraktığı tüm insani değerlerin suret kazanmış halidir. Bu suret, plastik sanatlarda cisim; dramatik sanatlarda ifade; fonetik sanatlarda özellikle de şiirde belirli bir ahenk ve nizam haline gelir. Buradaki asıl amaç ise milletlerin yaşadıklarını, hissettiklerini geleceğe taşımak için kelimeleri nizamla sıralamak, ahenkle de kalıcılığı yakalamaktır. Bu yüzdendir ki düz yazılardan ziyade ahenkli birkaç mısra içimizi ısıtır.

  Şehriyar da coğrafyalar arasında ne kadar mesafe olursa olsun Korkut Ata' dan aldığı söz mirasını üslubuyla yüreğimize işlemiş, içimizi ısıtmıştır. Yirminci yüzyıl Türk şiirinin zirvelerinden biri olmuş adeta kalemiyle Türk coğrafyasında basılmadık nokta bırakmamıştır. Fuzuli, Tebrizli ve Nesimi' den sonra ''Süleyman' dan Nuh' tan kalan dünyada'', ''döngeler, dönüm, itginlik, ayrılık ve ölüm'' olduğunu bizlere hatırlatmış: ''Birbirizden ayrılmayın amandı!'' diyerek Türk şiirinin ''Heyder Baba Dağı'' olmuştur.

  Peki nasıl bu kadar başarılı ve büyük bir şair olmuştu? sorusunun cevabını verebilmek için Şehriyar'ın hayatını, İran'ın içinde bulunduğu siyasi-sosyal koşulları iyi incelemek ve bunun için de onun şiirlerini
-haddimiz olmayarak- irdelemek gerektiği kanaatindeyim.

  Muhammed Hüseyin ŞEHRİYAR 1906 yılında İran'ın Tebriz şehrinde doğdu. Babası Mirza Ağa Hoşgenabi dava vekilliğiyle uğraşan bir kişiyidi. Şehriyar'ın çocukluğu ise ismini meşhur şiirinde de geçen Heyder Baba Dağından alan Heyder Baba Köyünde geçti. Bu yüzden şiirinde de görebileceğimiz üzere Heyder Baba Dağı onun için eşsiz bir tabiat parçasının yanı sıra geçmişe duyulan özlem ve çocukluk çağının masumiyeti anlamına geliyordu.

  İlk ve orta tahsilini Tebriz' de alan Şehriyar daha sonra Tahran' da Darü'ül-fünun lisesini bitirdi. Sonra tıp fakültesine girdi ancak fakülteyi son sınıftayken şiirlerinden anlayabildiğimiz kadarıyla karşılıksız bir gönül meselesinden ötürü terk etti. Nişabur ve Horasan' ın muhtelif yerlerinde memur olarak çalıştı. Görevli olduğu dönemlerde siyasi düzene karşı muhalefeti yüzünden birçok kez sürgün edilmişti. Şair ilk şiir kitabını da yine bu yıllarda çıkardı. 1931 yılında çıkan ilk şiir kitabında Farsça' yı kullanan şair bu sayede İran' ın seçkin şairlerinden biri haline gelmişti.

  1930' lu yılların ikinci yarısında ise Şehriyar büyük şairlerde görmeye alıştığımız ruhsal ve zihinsel buhranlara sürüklenmişti. Bu dönemi atlatmasında en önemli rolü ise yine onun şiirlerini ve sanatkar ruhunu çocukluğundan beri duymaya alıştığı mahalli türkü, masal ve ninnilerle zenginleştiren annesi oynamıştı.

  Emekli olduktan sonra sanatkar kişiliğinin içinde bulunduğu ızdıraplı ruh halinin de tesiriyle çocukluğunun geçtiği bölgeye giden Şehriyar bölgede büyük değişimler yaşandığını gördü. Bu değişimlerin tesiri ve çocukluğuna olan özlem ile ''Heyder Baba' ya Selam'' şiirini kaleme aldı. Tabi burada annesinin, onun Farsça yazdığı şiirleri anlamadığını sürekli vurgulamasının da bu şaheserin doğuşunda rol oynadığı söylenebilir.

Heyder Baba' ya Selam

  Şehriyar, Heyder Baba' ya Selam manzumesiyle coğrafya, töre ve Türklüğü Azerbaycan şivesinin Kuzey ve Güney ağızlarını birlikte kullanarak ilmek ilmek dokumuştur. Bunu yaparken de tümü milletimize has bu özelliklere kimi zaman çocukça kimi zaman filozofça yaklaşmıştır. Dönemin siyasilerinin söyleyemediklerini, Türk milletinin birleşme isteğini bir şiirinde tüm dünyaya şöyle haykırmıştır:

  '' Bed-güman değilem Allah kerimdir.
    Turan hayalimdir, etim, derimdir.
    Böyük Asya nece olsa menimdir.
    Gurt yuvalarına tilki dolar mı?
    Ayıdan, Moskoftan yoldaş olar mı?''

   Yine ölüm,ayrılık,gurbet ve hasretin şiirlerinde çok önemli bir yer tuttuğunu bildiğimiz Şehriyar parçalanan Azerbaycan yasını şiirlerinde tutmuştur. Kuzeyin,  Güney Azerbaycan' a yaktığı ''Ayrılık'' mahnısına o da Heyder Baba'ya Selam' da şöyle bir yanıt vermiştir:

  '' Bir uçaydım bu çırpınan yelinen
    Bağlaşaydım dağdan aşan yelinen
    Ağlaşaydım uzak düşen elinen
    Bir göreydim ayrılığı kim saldı?
    Ölkemizde kim kırıldı kim kaldı?''

  Şehriyar Heyder Baba' ya Selam manzumesinde sadece dönemin ağır siyasi ve sosyal şartlarını eleştirmekle kalmamıştır. O eleştirilerine kendini de katmış o meşhur şiirinde özünü de şu iki beşlikle yermiştir:

  '' Heyder Baba, yolum sennen kec oldı.
    Ömrim keçdi gelemmedim gec oldı.
    Hec bilmedim gözellerin nec' oldı.
    Bilmez idim döngeler var dönüm var.
    İtginlik var, ayrılık var, ölüm var.'' 

  '' Burda heyal meydanları genişdi.
    Dağlar, daşlar bütün menle tanışdı.
    Görcek meni Heyder Baba danıştı.
    - Bu ne sesdi, sen aleme salıbsan
    Gel bir görek özün harda kalıbsan?''

  Heyder Baba' ya Selam manzumesi bahsettiğimiz özelliklerinin yanı sıra Şehriyar' ın Türk diline karşı olan hassasiyetini de taşımaktadır. O bu hassasiyetin sadece kendinde kalmasına razı olmamış, birçok şairi de bu konuda gerekli milli tavrı almaları konusunda şöyle uyarmıştır:

  '' Heyder Baba Gare Gölün deresi
    Hoşgenab' ın yolu, bendi, beresi
    Orda düşer çil kehliğin feresi
    Orda geçer yurdumuzun özüne
    Biz de geçek yurdumuzun sözüne!''

  Farsça yerine Türkçe kullanılmasını ve Türkçe' nin güzelliğini sürekli vurgulayan Şehriyar bu düşüncelerini yine o mükemmel şiirinde deyimleri ve sözcük öbeklerini hedefe atılan birer mızrak gibi kullanarak yaymaya, insanlara ve aydınlara aşılamaya çalışmıştır. Geleneksel söz nakışlarımız olan deyimlerimize bir beşliğinde şöyle yer vermiştir:

  '' Heyder Baba, senin üzün ağ olsun. 
    Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun.
    Bizden sonra senin başın sağ olsun.
    Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi.
    Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.''

  Şehriyar sadece dilden, tarihten, ananelerden değil İslam' ın ve diğer dinlerin kıssalarından da faydalanmıştır. Heyder Baba' ya Selam şiirinin ikinci bölümünde kendini çocukluk çağında yurdundan atılan Yusuf'a, Heyder Baba' yı ise Yusuf' u kurt ağzından alan Yakup Peygamber' e şu sözleriyle benzetmiştir:

  '' Heyder Baba çekdin meni getirdin.
    Yurdumuza yuvamıza yetirdin.
    Yusufunu uşak iken itirdin.
    Koca Ya'kup, itmişsin de tapıpsan
    Kovalayıp kurd ağzından kapıpsan.''

  Şehriyar' ın şiirleri Güney Azerbaycan Türklüğünün ansiklopedisi gibidir. Çocukluk ve gençlik yıllarının bütün bayramları, törenleri ve bunların etrafında oluşan pratikler, mazide kalmış ama tadı hiç eskimeyen tazelikteki birer hatıra gibi onun şiirinde işlenmiştir. Bu açıdan Şehriyar' ın şiirleri üretim-tüketim ve toplumsal ilişkileri bakımından 1920-30' lu yılların Güney Azerbaycan' ını nostalji içinde şöyle resmetmiştir:

  '' Heyder Baba kendi toyun tutanda
    Gız gelinler hena (kına), pilte (fitil) satanda
    Bey geline damnan alma atanda
    Menim de gızlarında gözüm var.
    Aşıkların sazlarında sözüm var.''

Sonuç

  Şiirleriyle yirminci yüzyılın Korkut Ata' sı olan büyük şair ve söz üstadı Şehriyar' ı anmak ve anlayabilmek için daha nice araştırmalar yapılsa yetersiz kalacağı kanaatindeyim. Yazdıklarıyla sadece Oğuz Eli' ni değil tüm Turan coğrafyasını birleştiren büyük şairin mekanının cennet olmasını dilerken Şehriyar' ı yıllar önce yazdığı kitaplarla tanımama vesile olan Ahmet Bican Ercilasun Hoca' yı da sevgi ve saygıyla anıyorum.